top of page

İznik Gölü'nün Turkuaz Rengi: Görsel Bir Şölen Değil, Doğanın Çığlığı

Yazarın fotoğrafı: iconicea
iconicea
24 Tem
3 dakikada okunur
Görsel: TRT Haber
Görsel: TRT Haber

İznik Gölü son zamanlarda zaman zaman büyüleyici bir turkuaz rengine büründüğünde, birçoğumuz bu manzarayı hayranlıkla izliyor, fotoğraflıyor ve doğanın sunduğu bir mucize olarak değerlendiriyoruz. Ancak suyun yüzeyine yansıyan bu kartpostallık görüntünün ardında, ekolojik bir kriz ve gölün sessiz ama bir o kadar da acı verici çığlığı yatıyor.

Bu renk değişimi estetik bir lütuf değil; tam aksine, gölün "boğuluyorum ve yardıma ihtiyacım var" deme şeklidir.


Gölün rengindeki bu dramatik değişimin temel sorumlusu, genellikle siyanobakteriler (mavi-yeşil algler) veya fitoplanktonların aşırı çoğalmasıdır. Bilimsel adıyla ötrofikasyon olarak bilinen bu süreç, göl suyunun besin maddeleri (özellikle azot ve fosfor) açısından aşırı zenginleşmesi sonucu ortaya çıkar.

Peki bu besin maddeleri göle nereden geliyor?

  • Tarımsal Kimyasallar: Göl çevresindeki tarım arazilerinde kullanılan suni gübreler, yağmur sularıyla yıkanarak doğrudan göle karışır.

  • Evsel ve Endüstriyel Atıklar: Yeterince arıtılmadan göle deşarj edilen atık sular, algler için mükemmel bir besin kaynağı oluşturur.

  • İklim Değişikliği: Artan sıcaklıklar ve azalan yağışlar, göl suyunun ısınmasına ve sığlaşmasına neden olarak bu mikroorganizmaların hızla çoğalması için ideal kuluçka ortamını yaratır.


Bu mikroorganizmalar hızla çoğaldığında göl turkuaz, bazen de süt beyazı bir renge bürünür. Ancak bu görsel şölenin su altındaki faturası oldukça ağırdır:

  • Oksijenin Tükenmesi: Algler yaşam döngülerini tamamlayıp ölmeye başladıklarında, çürümeleri için sudaki çözünmüş oksijen hızla tüketilir. Bu durum, göldeki balıklar ve diğer su canlıları için toplu ölümlere zemin hazırlayan oksijensiz "ölü bölgeler" yaratır.

  • Güneş Işığının Kesilmesi: Su yüzeyini kaplayan bu kalın tabaka, güneş ışığının gölün derinliklerine ulaşmasını engeller. Bu da dipteki fotosentez yapan su bitkilerinin ölmesine ve ekosistemin çökmesine neden olur.

  • Toksik Tehlike: Bazı siyanobakteri türleri, suya insanlar, evcil hayvanlar ve yaban hayatı için ölümcül olabilecek toksinler salgılar.


İznik Gölü'nün bu çığlığına kulak tıkamak, Marmara Bölgesi'nin en büyük tatlı su kaynaklarından birini ve eşsiz bir ekosistemi geri dönülemez şekilde kaybetmek anlamına gelir. Çözüm, doğanın dilini doğru okumaktan geçiyor:

  1. Sürdürülebilir Tarım: Göl havzasında kimyasal gübre ve pestisit kullanımının sıkı bir şekilde denetlenmesi ve organik tarım uygulamalarının teşvik edilmesi şarttır.

  2. Etkili Atık Su Yönetimi: Göle akan tüm su kaynaklarının, ileri biyolojik arıtma tesislerinden geçmeden deşarj edilmemesi gerekmektedir.

  3. Su Yönetimi ve Tasarruf: Gölün su seviyesini korumak için çevredeki vahşi sulama yöntemlerinden vazgeçilmeli, su çekilmesi katı kurallara bağlanmalıdır.


Bir dahaki sefere İznik Gölü'nün sularını o büyüleyici turkuaz renginde gördüğümüzde, bunun doğanın bize sunduğu bir filtre değil, bir imdat sinyali olduğunu hatırlamalıyız. Doğanın uyarı mekanizmaları bizim anladığımızdan çok daha farklı çalışır. O muazzam renk, hasta bir bedenin ateşlendiğinde yanaklarının kızarması gibidir. Eğer bu çığlığa zamanında yanıt vermezsek, geriye turkuaz bir göl değil, kurumuş ve yaşamını yitirmiş bir çorak arazi kalacaktır.


Konuyla ilgili örnek bir haberi görmek isterseniz aşağıdaki bağlantıya tıklayabilirsiniz.


Daha detaylı teknik bilgi isterseniz:


Peki göl neden yeşil değil de sütlü bir turkuaz rengini alır? Bilim literatüründe "Whiting Event" (Beyazlama Olayı) olarak adlandırılan bu durum, alglerin tetiklediği kimyasal bir reaksiyonun sonucudur. Fitoplanktonlar hızla fotosentez yaparken sudaki karbondioksiti tüketir ve suyun pH değerini artırarak daha alkali hale gelmesine yol açar. Bunun sonucunda suda çözünmüş halde bulunan kalsiyum ve bikarbonat iyonları, mikroskobik kalsiyum karbonat ($CaCO_3$) kristallerine dönüşür. Oluşan bu kristaller, güneş ışığındaki mavi ve yeşil dalga boylarını yansıtarak (Mie saçılması) göle o karakteristik opak turkuaz rengini verir.

Yüzeydeki bu "renkli" tabaka, suyun altında yıkıcı bir zincirleme reaksiyonun habercisidir:

  • Termal Tabakalaşma ve Oksijensiz (Anoksik) Ölüm: Yaz aylarında ısınan yüzey suları ile soğuk dip suları birbirine karışmaz. Ömrünü tamamlayan algler göl tabanına (hipolimniyon) çöktüğünde, buradaki bakteriler onları parçalamak için sudaki tüm oksijeni tüketir. Oksijensiz kalan bu bölgede balıklar ve dip canlıları boğulur. Dahası, oksijensiz ortam göl tabanındaki ağır metallerin ve zehirli hidrojen sülfür ($H_2S$) gazının tekrar suya salınmasına neden olur.

  • Siyanotoksin Tehdidi: Aşırı çoğalan siyanobakteri türleri (örn. Microcystis aeruginosa), hücreleri öldüğünde suya mikrosistin adı verilen güçlü toksinler salgılar. Karaciğeri hedef alan bu toksinler (hepatotoksin), standart su arıtma işlemlerine karşı dirençlidir. Su, tarımsal sulamada kullanıldığında bu zehirler besin zincirine karışarak ciddi bir halk sağlığı riski yaratır.

  • Biyolojik Çöküş: Su yüzeyini kaplayan kalın tabaka, güneş ışığını keserek dipteki su altı bitkilerini (makrofitleri) öldürür. Bu bitkiler, algleri yiyerek gölü temizleyen mikroskobik canlıların (zooplanktonların) sığınağıdır. Sığınaksız kalan zooplanktonlar avcı balıklara yem olur. Onlar yok olunca algler üzerindeki "otlama" baskısı tamamen kalkar ve ekosistem durdurulamaz bir çöküşe geçer.


Ercan TANRIBAK

 
 
 

Yorumlar


bottom of page